ESBÂB-I NÜZUL -GİRİŞ-

ESBÂB-I NÜZUL

ÖNSÖZ

 

Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla.Hamd Rabbımız olan O ulu Allah'a, salât ve selâm O'nun kulu ve Rasûlü Muhammed Mustafa'ya.Kur'an ve Tefsiri ile meşgul olanların bilgisinden müstağni olamıyacakları bilgilerin başında elbette esbâb-ı nüzul bilgisi gelir. Nedir esbâb-ı nüzul? Esbâb-ı nüzul, Kur'an âyetlerinin iniş sürecindeki iniş ortamıdır. Kur'an âyetlerinin inmesi şartlarının Hâlik-ı Tealâ tarafından Özel olarak hazırlanmasıdır. Kur'an âyetlerinin içerdiği hükümlerin muhataplar tarafından daha kolay ve doğru bir şekilde anlaşılmasını sağlıyacak mizansenlerdir. Aslına bakılacak olursa Allah Rasûlü ve çevresindekilerin hayatlarının Kur'an ve getirdiği şeriatı ilgilendiren ayrıntılarıdır ki mükemmellik işte bu ayrıntılardadır.Dolayısıyla Kur'an'i anlamak isteyenlerin öncelikle bu ayrıntıları çok iyi bilmeleri lâzımdır ki işte bu bilgi Kur'an ve Tefsir ilimleri arasında Esbâb-ı nüzul ilminin konusunu oluşturmaktadır.Türkçede ve diğer dillerde bu bilgileri maalesef toplu olarak ve kıyaslama, karşılaştırma, değerlendirme imkânı verecek şekilde bir arada bulmak pek mümkün değildi. Esbâb-ı nüzule dair bilgiler hadis mecmualarında, siyer kitaplarında ve tefsirlerde dağınık vaziyette idi. Eserlerinde bu bilgileri derleyen, dağınık da olsa bunlara eserlerinde yer veren âlimlerimize Allah rahmet eylesin.İşte bu dağınıklık bu eserin meydana getirilmesi çalışmalarında başlıca etken olmuş ve bilgileri toplu olarak bir arada bulmak isteyenlere küçük de olsa bir hizmet sunma arzusu ile bu eser meydana getirilmiştir. Eser bu babda bir ihtiyacı giderir ve okuyuculardan rağbet görür de bir müslüman Kur'an'ı anlamada bu eserden istifade ederse kendimizi Kur'an'a hizmet etmişlerin duyacakları o sonsuz huzurla mutlu sayacağız.Bu çalışmamızın mükemmel olduğunu iddia edecek değiliz. Her beşerî iş gibi elbette bunun da eksikleri ve hataları olacaktır. Muhterem okuyuculardan, rastlıyacakları hataları veya bulacakları eksikleri bize bildirmeleri en samimi dileğimizdir.Bu eserin neşrini üstlenen Çağrı Yayınevi sahibi Şaban Kurt dostumuza ve Yayınevi çalışanlarına teşekkürle Önsözü noktalamak istiyorum.

Gayret bizden, tevfîk Allah'tandır.

İstanbul, 30 Temmuz 2002 Prof. Dr. Bedreddin Çetiner[1]

 

GİRİŞ

Sebebu'n-nüzûl (çoğulu: Esbâbu'n-nüzûl), "Sebeb" ve "Nüzul" kelimelerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Sebeb kelimesi Arapça'da kullanıldığı anlamda aynen Türkçede de kullanılmaktadır. Nüzul ise "inme, iniş, inmek'1 anlamlarına gelmektedir. Buna göre terkibin anlamı "İniş sebebi, inme sebebi" demek olur. Bu terkib ile Tefsir ve Kur'ân ilimlerinde Kur'ân âyet veya sûrelerinin Allah katından veya Levh-i mahfuz'dan Hz. Peygamber (sa)'e iniş sebeb veya sebepleri kastedilmektedir.Kur'an-ı Kerim'in anlaşılmasında, tefsirinde ve ayetlerinden ihtiyaç duyulan hükümlerin çıkarılmasında onların iniş sebeplerini bilmenin faydası ve rolü hemen her alim tarafından müsellem bir kazryye olmuştur. Ayetlerden çıkarılacak hükümlerin genelliğinin nüzul sebepleri ile sınırlandırılıp sınırlandırılamıyacağı her ne kadar usulcüler arasında ihtilaflı ise de en azından hikmetu't-teşri'in onlarla bilinebilmesi de küçümsenecek bir fayda değildir. Hele ve hele insan oğlunun hemen her konuyu aklına danıştığı, herhangi bir konunun doğru ve yanlışlığına genellikle onu akıl ölçülerine vurarak karar verdiği düşünülürse teşriin hikmetini, buna bağlı olarak da makasıdu'ş-şeria'yı bilmenin faydası ve önemi elbette küçümsenemez.Kur'ân-ı Kerim'in her âyetinin mutlaka bir sebebe dayalı olarak indiğini söylemek zordur ve hattâ imkânsızdır. Gerçi 23 sene gibi uzun bir zamana yayılmış olan nüzul sürecinde hemen her âyetin nüzulüne tekaddüm eden bir hâdise mutlaka varsa da bu konudaki bilgilerimiz veya bu konudaki bilgimizin kaynağı olacak rivayetler elimizde pek fazla değildir, mevcutlar arasındaki ihtilâflar da birçok âyetin nüzul sebebi hakkında bizi şüphe ve tereddüde düşürmektedir.Esbab-ı nüzul, hakkında re'y ve içtihadın cari olmadığı bir saha olduğu için bunda ancak nakle dayanılmaktadır. Gerçi bu nakillerde zaman zaman sahabenin re'yine yer verildiğini görmek mümkün ise de bunlar esbab-ı nüzul olarak değil çoğunlukla tefsir kabilinden sayılabilecek bilgilerdir. Başka bir ifade ile bazı âyetlerin nüzulüne tekaddüm eden bazı olaylarla o âyetler arasında sahabi tarafından bir ilişki kurma girişiminden ibarettir ki bunda şahabının re'yi etkilidir. Ancak nüzule şahid olmuş sahabenin bu kabilden bilgileri ve açıklamaları da bizim için son derece önemlidir ve müfessirin önünde geniş bir ufuk açılmasına imkân ve fırsat vermektedir.Buna binaen esbab-ı nüzule dair bilgiler hep sahabeden nakledilen bilgiler olup ister mücerred bir hadisenin anlatılması olsun, ister nüzul sebebi olduğu tasrih edilmiş olsun bizim için tefsirde vazgeçilmesi veya gözden uzak tutulması caiz olmıyan bilgilerdir. Ancak bunlarla tefsirin sınırlandırılması caiz midir değil midir? Bu bahsi diğerdir ve bunda ulemanın da ihtilâfı vardır. Cumhur bu bilgilerle Kur'İn âyetlerinin anlamlarının sınırlandırılamıyacağı görüşüne mey­yaldir.İslâm ilimler tarihi boyunca bu bilgiler dağınık olarak tefsirlerde yer alır­ken bazı âlimlerin de sırf bu konuya tahsis edilmiş eserler kaleme aldıklarını görüyoruz.[2] Nüzul sebeplerine dair bilgilerin tefsirlerde dağınık bir şekilde yer alması Türkçe tefsirler için de söz konusu olup maalesef bugüne kadar dilimizde müs­takil bir eser kaleme alınmış değildir. Eski Konya Müftüsü Tahsin Emiroğlu'nun aslında bir esbab-ı nüzul yazmak gayesiyle başlayıp sonradan tefsire dönüşen Esbâb-ı Nüzûl'ü (Konya'da 1965 yılında neşredilmeye başlan­mış, 15. Cilde kadar neşredilmiş (1983), müellifin vefatı ile yarım kalmıştır) ile Abdulfettâh el-Kâdî'nin Esbâbu'n-Nuzûl ani's-Sahâbe ve'1-Mufessirîn adlı ese­rinin Türkçeye tercümesi (tere. Salih Akdemir, Fecr Yayınları, Ankara 1986) dışında Türkçe olarak te'lif edilmiş nüzul sebeplerini toplayan kapsamlı bir esere rastlamadık.Sebebu'n-nüzûl (çoğulu: Esbâbu'n-nüzûl), türkçesinde nüzul sebebi muhte­lif şekillerde tarif edilmiştir. Bunlardan en cami tarifi Zerkani şöyle formüle etmiştir: "Nüzul sebebi, meydana geldiği günlerde bir âyetin veya âyetlerin, ondan bahsederek, veya hükmünü beyan ederek nazil olduğu şeydir." Bu da ya Kur'ân âyetlerinin nazil olduğu dönemde meydana gelen bir olay, ya da Hz. Peygamber (sa)'e sorulan bir sorudan ibarettir.[3]Yukarda da işaret olunduğu üzere nüzul sebeblerine dair rivayetlere sahabîlerin de re'yi bir ölçüde karıştığı veya sahabî, âyet veya âyetlerin nüzulüne tekaddüm eden şahid olduğu olayı anlattığı için nüzul sebeblerine dair rivayetler muhtelif olabilmektedir. Hattâ bu rivayetler arasında bazan zıtlık bile olabilmektedir. Bu arada bir âyetin nüzul sebebi olarak anlatılan olaylar da muhtelif olabilmekte; zaman zaman bunlar arasını te'lif dahi mümkün olamamaktadır. Zaman itibariyle birbirine yakın olarak meydana gelen birden çok olayın bir âyetin iniş sebebi olarak anlatılması durumunda aralarını te'lif mümkün olmakla birlikte meselâ bir rivayette Mekke'de, başka bir rivayette Medine'de meydana gelmiş iki ayrı olayın bir âyetin iniş sebebi olarak rivayeti halinde bu rivayetlerin arasının bulunması mümkün olmamaktadır.İşte bu durumda tercihe götürecek başka karineler aranması gerekecektir ki usulcüler ve müfessirler genellikle ilk olarak rivayetlerin sıhhati üzerinde durmuşlar ve meselâ birbiri ile te'lif edilemiyen iki haberle karşılaştıklarında eğer biri daha sahih ve meselâ birisi müsned, diğeri mürsel iki haberle karşılaştıklarında müsned olanı mürsel olana tercih etmekle ihtilâfı gidermişlerdir.Bazan da nüzul sebebini bildirmede kullanılan ifadelerden hareketle tercihlere gidilebilmektedir. Bu ifadelerden bazıları nüzul sebebini bildirmede açık iken bazısı da ihtimal bildirebilmektedir. Yani nüzul sebebini bildiren bazı ifadeler nüzul sebebine delâlet etmesi yanında âyetin hükmü altına girmeye veya âyetin şümulünü bildirmeye de delâlet edebilmektedir. Bu durumda elbette nüzul sebebini bildirmede açık olan ifadelerle gelen rivayet diğerine veya diğerlerine tercih edilmekle aradaki ihtilâf giderilmektedir.Herhangi bir şekilde tercihe imkân verecek bir karine bulamama halinde ise müfessirler, âyetin inişinin tekrarlandığı (tekrâru'n-nüzûl), âyetin iki kere nazil olduğu görüşüne sapmışlardır. Bunun örnekleri ilerde kitab içinde gelecektir. [4] Kur'ân'dan İlk Nazil Olan Ayetler Kur'ân'dan ilk nazil olan sûre hangisidir? Bu konuda rivayetler muhteliftir. Alak Sûresinin, Müddessir Sûresinin, Müzzemmil Sûresinin veya Fatiha Sûresi­nin ilk nazil olan sûre olduğuna dair rivayetler gelmiştir. Kur'ân'dan ilk nazil olan âyet veya âyetlerin hangisi olduğu konusunda ise iki görüş vardır: Alak Sûresinin ilk beş âyeti ve Besmele. Şimdi bu görüşleri verelim:a) Ebu Davud et-Tayâlisî'nin Müsned'inde Kur'ân'dan ilk nazil olanla ilgili haber şöyledir: Yahya ibn Kesîr diyor ki: Ebu Seleme ibn Abdurrahmân'a sor­dum: Kur'ân'ın hangisi ilk nazil oldu?", "Yâ eyyuhe'l-müddessir'dir" dedi. "Bana ulaştığına göre İkra' bismi Rabbike'llezî halaka, ilk nazil olan imiş." dedim. Seleme dedi ki: Cabir ibn Abdullah'a "Kur'ân'ın hangisi ilk nazil oldu?" diye sordum da "Yâ eyyuhe'l-müddessir'dir" dedi. Ben de (senin gibi): "Bana ulaştığına göre ilk nazil olan ücra' bismi Rabbikellezî halaka, imiş" dedim. Cabir dedi ki: "Ben ancak Allah'ın Rasûlü (sa)'nün bana söylediğini haber veri­yorum. Bana şöyle buyurdu:Hırâ'da bir süre kaldım. Oradaki ikametimi bitirince oradan ayrıldım. Va­diye inince bana seslenildi. Önüme, sağıma, soluma, arkama baktım, hiçbir şey göremedim. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda bir de ne göreyim o (bana sesle­nen) gökle yer arasında bir taht üzerinde, yere çökekaldım (Ebu Davud der ki: yani yere yıkıldım), (eve) geldim, bana: "Yâ eyyuhe'l-müddessir... ="ey bürü­nen kalk inzâr et, Rabbını ulula, urbanı temizle." denildi."[5]

b) Buhârî, Müslim ve Ahmed ibn Hanbel'in tahric ettiği hadisler ise Alak Sûresinin ilk beş âyetinin mutlak olarak Kur'ân'dan ilk nazil olan âyetler oldu­ğuna işarette son derece açıktır. Şöyle ki:Yahya ibn Bükeyr kanalıyla Hz. Aişe'den rivayette o şöyle anlatıyor: Rasûlullah (sa)'a gelen ilk vahy uyku halinde iken görmüş olduğu sâdık rüya­lardır. Hangi rüyayı görse mutlaka gün aydınlığı gibi aynen çıkardı. Sonra ona yalnızlık sevdirildi, Hıra mağarasına çekilip orada pek çok gece ibadetle geçi­rirdi. Bunun için de yanına azık alırdı. (Azığı bitince) Hz. Hadice'nin yanına gelir ve yine azığını alıp tekrar mağaraya dönerdi. Nihayet O Hıra mağarasında iken hakk ona geliverdi. Melek O'na geldi ve: "Oku." dedi. Rasûlullah: "Ben okuyucu değilim (okuma bilmiyorum)." dedi. Hz. Peygamber der ki: "Melek beni aldı ve takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: "Oku." dedi. Ben yine: "Ben okuyamam." dedim. Beni ikinci kere takatten kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: wOku." dedi. Ben yine: "Ben okuyucu değilim." dedim. Beni üçüncü kere yakalayıp takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: "Yara­tan Rabbının adıyla oku. O, insanı bir alakadan yaratmıştır. Oku, Rabbın niha­yetsiz kerem sahibidir." dedi. Hz. Aişe anlatmaya şöyle devam ediyor: Rasûîullah bununla (Cibril'in kendisine okuduğu vahyle) kalbi titreyerek döndü ve Hz. Hadice bint Huveylid'in yanına girdi, "Beni örtün, beni örtün." dedi. Onun üstünü örttüler. Nihayet korkusu geçince Hadice'ye olanları haber verdi ve "Ey Hadice, bana ne oluyor? Kendimden (bana bir şey olmasından) kork­tum." dedi. Hz. Hadice O'na: "Asla! korkma sana bir şey olmaz. Allah'a yemin ederim ki Allah seni asla rüsvay etmiyecek (seni üzmeyecek)tir. Çünkü sen sıla-i rahimde bulunur. Sözün doğrusunu konuşur, yorulmuşları taşır, yoksullara verir, misafirleri ağırlar, musibete uğrayanlara yardım edersin." deyip onu Hz. Hadice'nin amcası oğlu olan Varaka ibn Nevfel ibn Esed ibn Abdu'l-Uzzâ'ya götürdü. Varaka Câhiliye devrinde hristiyan olmuştu. İbranice kitap yazar ve Allah'ın dilediği miktarda İncil'i İbranice (veya Arapça) yazardı. Çok yaşlanmış ve gözleri kör olmuştu. Hz. Hadice ona: "Ey amcamın oğlu, kardeşin oğlu (Muhammed)'i dinle." dedi. Varaka: "Ey kardeşim oğlu nedir gördüğün?" diye sordu, Hz. Peygamber (sa) de gördüğünün haberini ona haber verdi. Varaka O'na: "Bu (sana gelen) Allah'ın Musa'ya indirmiş olduğu Nâmûs'tur. Keşke genç olsaydım ve kavmin seni (yaşadığın kasabadan) çıkardıklarında hayatta olsaydım." dedi. Hz. Peygamber (sa): "Onlar beni çıkaracaklar mı?" dedi. Vara­ka: "Evet, senin getirdiğini kim getirse mutlaka ona düşmanlık edilir. Eğer ben senin o gününe ulaşacak olursam elbette seni desteklerim." dedi ve fakat çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahy âe kesildi. Hz, Peygamber (sa) vahyin ke­silmesine çok üzüldü,İbn Şihâb kanalıyla Câbir ibn Abdillâh el-Ansari'den rivayette o vahyin ke­silmesinden bahisle naklettiği hadisinde Hz. Peygamber (sa) şöyle anlatır: Ben yürürken gökten bir ses işittim. Gözlerimi göğe çevirdiğimde ne göreyim; bana Hıra'da gelen melek gökle yer arasında bir kürsüye oturmuş. Ondan öyle kork­tum ki hemen eve dönüp "Beni örtün, beni örtün." diyebildim. İşte bunun üzeri­ne Allah Tealâ "Kötü şeylerden sakm"a kadar "Ey örtüye bürünen, kalk ve u-yar..." âyetlerini indirdi ve ondan sonra da artık vahy peşpeşe gelmeye devam etti [6]

c) Kur'ân'dan ilk nazil olanın Fatiha Sûresi olduğu da söylenmiştir. Bunun dayanağı Beyhakî'nin Delâilu'n-Nübüvve'sinde Meysere Amr ibn Şurahbîl'den rivayetle zikrettiği şu '-aberdirıAHah'ın Rasûlü (sa), Hz. Hadice'ye: "Ben (bir gün) yalnız kaldığımda birisinin bana seslendiğini duydum ve ve bana bir şey olduğundan (bana bir delilik veya ona benzer bir şey arız olmuş olmasından) korktum." dedi. Hz. Hadice: "Allah korusun, Allah sana elbette bunu yapacak değildir. Çünkü sen emaneti eda eder, akrabalarına sıla-i rahimde bulunur ve sözün doğrusunu söylersin." dedi. Daha sonra Hz. Ebu Bekr geldiğinde Hz. Hadice ona Hz. Peygamber'in bu söylediklerini nakletmiş ve onu Varaka'ya götürmesini istemişti. Hz. Peygamber (sa), Hz. Ebu Bekr ile birlikte Varaka'ya gitmişler ve Hz. Peygamber (sa), başına gelenleri şöyle anlatmış: "Yalnız başı­ma kaldığımda arkamdan birisinin bana "Ey Muhammed, ey Muhammedi" diye seslendiğini duydum. Korkarak sür'atle oradan uzaklaştım." Varaka: "O sesle­nen sana bir daha geldiğinde böyle yapma. Orada dur ki sana ne söyleyeceğini dinle, sonra da*bana gel ve ne söylediğini bana haber ver." demiş.Yine bir gün Hz. Peygamber yalnız başına iken o ses kendisine yine ses­lenmiş: "Ey Muhammed, Bismillâhirrahmanirrahim, Hamd âlemlerin Rabbı Allah'a mahsustur..." de demiş ve "veleddâllîn'e kadar Fâtiha'yı okumuş.Beyhakî'nin zikrettiği bu haberde bunun ilk olduğuna dair bir kayıt olma­masının yanında daha önce geçen rivayetlerden de anlaşılacağı üzere Hz. Pey­gamber (sa), Varaka'ya gitmeden önce kendisine vahy gelmişti. Dolayısıyla bu haber, Fatiha'nin ilk nazil olan olduğuna delâlet etmez.[7]

d) Kur'ân'dan ilk nazil olanın Besmele olduğu da söylenmiştir. Bu görüşü ileri sürenler Vâhıdî'nin kendi senediyle İkrime ve Hasen'den naklen zikrettiği şu rivayete dayanırlar: İkrime ve Hasen: "Kur'ân'dan ilk nazil olan Bismillâhirrahmanirrahim, ilk nazil olan sûre de İkra'dır." Ancak bu haber mürsel olması yanında Besmele'nin yalnız başına ilk nazil olduğuna da delâlette açık değildir. Herhalde nazil olan her sûrenin başında -Tevbe Sûresi hariç-Besmele de nazil olmuştur ve bu da Besmele'nin ilk nazil olduğu anlamına gel­mez [8] Kur'ân'dan Son Nazil Olan Ayetler a) İbn Cureyc: "Öyle bir günden sakının ki o gün Allah'a döndürüleceksi­niz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara hiç haksızlık edilmiyecektir." (Bakara, 2/281) âyet-İ kerimesi Hz. Peygamber (sa)'in vefatın­dan sadece dokuz gece önce nazil olmuş ve ondan sonra da başka bir vahiy in­memiştir." diyor.îbn Ömer'den rivayette Hz. Peygamber bu âyetin nüzulünden sonra yirmi bir gün yaşamıştır.Saîd ibn Cubeyr ve Mukâtil bu âyetin Efendimiz (sa)'in vefatından yedi gece önce indiğini söylerken üç gece önce indiği rivayeti de vardır. Ayetin nüzulünü Hz. Peygamber (sa)'in vefatına daha da yaklaştıran ve sadece üç saat önce indiğini ve Efendimiz (sa)'in: "Bu âyeti deyn yani müdâyene âyeti ile ribâ ayeti arasına koyunuz." diyerek yerini belirlediğini söyleyenler de vardır.b) Ubeyy ibn Ka'b, İbn Abbâs ve Katâde'den rivayette de "Size kendiniz­den öyle bir rasûl gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir, üstü­nüze çok düşkündür..." (Tevbe, 9/128) âyet-i kerimesi son nazil olandır.İmam Ahmed'in Müsned'inde Übeyy ibn Ka'b'den rivayetle tahric olunan bir haber şöyledir: Onlar, Ebu Bekr'in halifeliğinde Kur'ân'ı mushaflarda topladılar. Bir takım kişiler yazıyor, Übeyy ibn Ka'b de yazdırıyordu. Berâe Sûresin­den "Aleyhlerinde bir sûre indirilince birbirlerine bakarlar da "Sizi bir kimse görüyor mu?" diye endişe ederler, sonra da giderler. Allah, onların gönüllerini ters çevirmiş. Çünkü onlar öyle bir kavimdir ki ince anlamazlar." (Tevbe, 9/127) âyetine gelince bunun, Kur'ân'dan son nazil olan olduğunu zannettiler. Übeyy ibn Ka'b onlara: "Allah'ın Rasûlü (sa) bana bundan sonra "O büyük arşın sahi-bidir."e kadar "Andolsun size kendinizden öyle bir Rasûî gelmiştir ki sizin sı­kıntıya uğramanız ona çok ağır gelir..." âyetleri olmak üzere iki âyet daha okut­tu." deyip şöyle devam etti: "İşte bu, Kur'ân'dan son nazil olandır.[9] Ancak birinci görüş daha meşhur ve daha sahihtir. İbn Abbâs'tan gelen ri­vayette Cibril bu âyetin yerini "Ey Muhammed onu Bakara'dan ikiyüz seksenin başına koy." diyerek yerini de belirtmiş ve Efendimiz de ashabına böyle buyur­muştur.[10]

c) Buhârî'nin İbn Abbâs'tan rivayetle tahric ettiği bir haberde de Hz. Pey­gamber (sa)'e son inen âyetin Ribâ âyeti yani "Ey iman etmiş olanlar, Allah'tan takva üzere olun ve ribâdan kalanı bırakın (almayın). Eğer gerçekten mü'minler iseniz." (Bakara, 2/278) âyet-i kerimesi olduğu belirtilmiştir.d) İbn Cerir'in Saîd ibnu'l-Müseyyeb'den rivayetle zikrettiği bir habere gö­re son nazil olan âyet-i kerime deyn âyeti yani: "Ey iman etmiş olanlari bir sü­reye kadar borçlandığınızda onu yazın..." (Bakara, 2/282) âyet-i kerimesidir. Ebu Ubeyd'in Fedâil'de İbn Şihâb'dan rivayetine göre ise Kur'ân'm arştan en son nazil olanları deyn ve ribâ âyetleridir.[11] Suyûtî, bu Bakara, 278, 281 ve 282 âyetlerinin bir defada (defaten vahide) ve mushaftaki sıralarıyla peşpeşe nazil olmuş olabileceklerini söyleyerek[12] bu üç görüşün arasını bulmak istemiştir.

e) Berâ'dan rivayete göre ise Nisa Süresindeki "Senden fetva isterler. De ki: Kelâle hakkında fetvayı size Allah veriyor..." (Nisa, 4/176) âyet-i kerimesi Hz. Peygamber (sa)'e en son inen âyettir.Ancak Hafız İbn Hacer, bu rivayetin bu âyet-i kerimenin mutlak olarak son inen âyet olduğu anlamına değil de miras hakkında inen âyetlerin sonuncusu olduğu şeklinde te'vil edilebileceğini söylemiştir.[13]

f) İbn Merdûye'nin Mücâhid kanalıyla Ümmü Seleme'den rivayetle zikret­tiği bir haberden "Bunun üzerine Rableri onların dualarına icabetle "Elbette Ben, erkek olsun, kadın olsun içinizden çalışan hiç kimsenin amelini zayi etmiyeceğim..." (Alu İmran, 3/195) âyet-i kerimesinin son nazil olan âyet oldu­ğu anlamını çıkaranlar olmuşsa da haber bu konuda çok açık değildir.[14]

g) Buhârî ve başkalarının İbn Abbâs'tan onun: "Kim bir mü'mini kasten öl­dürürse onun cezası ebediyyen cehennemdir..." (Nisa, 4/93) âyeti son nazil o-landır ve onu nesheden bir şey de yoktur." dediğini nakletmişlerse de bu haber herhalde bu âyetin Kur'ân'dan son nazil olan değil de bir rnü'mini öldürmenin cezası konusunda son nazil olan olduğuna delâlette açıktır.[15]

h) Ibn Cerîrin Muaviye ibn Ebî Şüfyân'dan rivayet ettiği bir haberde de Kehf Sûresinin sonu olan "Artık her kim Rabbına kavuşmayı umuyorsa o, sâlih amel işlesin ve Rabbına kullukta hiçbir şeyi O'na ortak koşmasın." (Kehf, 18/110) âyetinin son nazil olan âyet olduğu zikrediliyorsa da İbn Kesîr bu haberin müşkil olduğunu söylemiş ve mensûh olmadığına hamletmiştir.[16]

i) Tirmizî ve Hâkim'in Hz. Aişe'den rivayetlerinde onun, Kur'ân'dan son nazil olanın Mâide Sûresi olduğunu söylediği belirtilmekte ise de Hz. Aişe'nin bu sözü "Halâl ve haramda son nazil olan Mâide Süresidir. Ondaki hükümler hiçbir şekilde nesholunmamıştır." şeklinde anlaşılmıştır ve Mâide Sûresi kur'ân'dan son nazil olandır şeklinde anlaşılmamalıdır.[17]

j) Kur'ân'dan sûre olarak en son nazil olanın ise Nasr Sûresi olduğunda itti­fak var gibidir. Müslim'in Ebu Bekr ibn Ebî Şeybe, Harun ibn Abdullah ve Abd ibn Humeyd kanalıyla Ubeydullah ibn Abdullah İbn Utbe'den rivayetinde o şöyle anlatıyor: İbn Abbâs bana: "Ey İbn Utbe, Kur'ân'dan son nazil olan sûreyi biliyor musun?" diye sormuştu. Ben: Evet, Allah'ın nusratı ve fetih geldiğin-de..." süresidir." dedim. "Doğru söyledin." Dedi.[18] Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr ve Beyhakî'nin rivayet ettikleri bir haberde sûre­min nüzul vakti olarak Veda haccındaki teşrîk günlerinin ortasındaki gün verilmektedir. [19]İbn Abbâs'm "Bütün Kur'ân'dan en son nazil olan sûre "Allah'ın nusratı ve fetih geldiğinde..." süresidir." sözü Taberânî tarafından da rivayet edilmiştir.[20] Zerkanî, Kur'ân'dan son nazil olan âyetin hangisi olduğuna dair bu on görüşü verdikten sonra "Öyle bir günden sakının ki o gün Allah'a döndürüleceksi­niz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara hiç haksızlık rJîlmiyecektir." (Bakara, 2/281) âyet-i kerimesinin mutlak olarak Kur'ân'dan en son nazil olan âyet olduğu görüşünü diğerlerine tercih etmiştir.[21] Mekkî ve Medenî: Ayetlerin anlamlarının daha iyi anlaşılmasında ve onlardan hüküm çikar- elbette indikleri ortamı bilmenin faydası büyüktür. Gerçi nüzul ortamı ve ayetlerin inmesine sebep olan hadiseler onlardan çıkarılacak hükümlerin onlara '-insisini gerektirmez ve âyetler nüzul şartlarıyla sınırlı da değildir. Belki âyet-erden çıkarılacak hükümlerin uygulanmasında nüzule sebep olan veya olanlar prototip olarak düşünülebilir ama âyetlerin hükümlerinin onlara tahsisi kadar bir şey yoktur. Kuran âyetlerinin hükümlere delâleti zamanla sınırlı kalmamakla kıyamete kadar baki kalacak demektir ve Kur'ân'ın zaman ve mear üstü olması da bu demektir.Ama meselâ müslümanlarm Mekke-i Mükerreme'de zayıf bir azınlık ola aşadtkları bir ortamda onlar için konacak hükümlere medar olan âyetlerle Medine-i Münevvere'de bir İslâm devleti ve toplumunda yaşarken onlar için konacak hükümlere medar olacak âyetler gerek nazmında, gerek siyakında, ge­rek üslûbunda farklı olacaktır ve öyle de olmuştur.Bu yüzden âyetlerin ve sûrelerin mekkî ya da medenî oluşlarının bilinmesi Önem arzetmektedir. Gerek âyetlerin, gerekse sûrelerin mekkî ya da medenî oluşlarıyla ilgili bilgileri bizzat Kur'ân'da veya Hz. Peygamber (sa)'in hadisle­rinde bulma imkânımız yoktur. Bu bilgiler bize, en eski kaynak olarak sahabe­den nakledilerek gelmiştir. Bu yüzden usulcüler, sahabenin esbâb-ı nüzule dair kavillerini müsned hadis ayarında kabul etmişlerdir.Ancak sahabeden de bu konuda nakledilen bilgiler az ve hattâ çok yerde yetersiz olunca âyetlerin mekkî ve medenî oluşlarının tesbitine yardımcı olmak üzere usul âlimleri muhtelif ölçüler koymuşlardır. Mekkî ve medenî âyetlerle sûrelerin sayısı ve hangilerinin mekkî, hangilerinin medenî itibar edileceği de, haliyle bu ölçülere göre değişmektedir. Özellikle sûreler için belli bir Ölçü koy­mak aslında daha da zordur. Özellikle uzun sûrelerin, inmeye başlaması ile ta­mamlanması arasında uzun zaman geçen sûrelerin mekkî mi yoksa medenî mi olduklarında bir çok ihtilâflar vardır.Ayetlerin mekkî-medenî oluşlarında âlimlerin koyduğu kıstaslar şu madde­lerde özetlenebilir:

a) Yer olarak Mekke ve civarında nazil olanlar mekkî, Medine-i Münevvere ve civarında nazil olanlar medenîdirler. Buna göre Minâ, Arafat, Tâif, Huneyn gibi yerlerde nazil olanlar mekkî, Hayber, Küba, Bedr, Uhud gibi yerlerde nazil olanlar da medenî sayılacaktır.

b) Nüzûl yerine bakılmaksızın hicretten önce nazil olanlar mekkî, hicretten sonra nazil olanlar da medenîdir. Buna göre meselâ Hudeybiye'de, Haccetu'l-vedâ'da Mekke-i Mükerreme ve civarında nazil olanlar da medenî sayılacaklar­dır.

c) Nüzûl yer ve zamanına bakılmaksızın mekkelilere hitab eden âyetler mekkî, medinelilere hitab eden âyetler de medenîdir.Bu kıstaslardan en yaygın olarak kullanılan ve meşhur olanı hicreti esas alan ölçüdür ki biz de bu eserimizde bu ölçüyü esas alacağız.[22] Mekki ve Medenî Sûreler: Ayet-İ kerimelerin mekkî ya da medenî oluşlarını tayin oldukça kolay ol­makla birlikte aynı kolaylık sûreler için maalesef söz konusu olmamaktadır. Genellikle kısa sûrelerin bir defada bir yerde nazil olduğu düşünülebilirse de uzun ve hattâ yüzlerce âyetten oluşan sûrelerin bir defada ve bir yerde nazil olmuş olmaları mümkün değildir. Buna binaen nüzulü Mekke-i Mükerreme'de başhyarak Medine-i Münevvere'de de âyetleri inmeye devam eden ve Medine-i Münevvere'de inmesi tamamlanan birçok sûre vardır. Sûreleri mekkî ya da me­denî oluşlarında âlimler arasındaki ihtilâf da buradan gelmektedir. Ancak inme­ye başlaması zamanı nazar-i itibara alınarak mekkî-medenî tesbitinde Kur'ân'in 93 sûresinin Mekke-i Mükerreme'de, 21 sûresinin de Medine-i Münevvere'de mmiş olduğunu söylemek mümkündür.Sûreleri, nazil oldukları tarihe göre şöyle tasnif etmek mümkündür:a) Mekke devrinin ilk beş senesinde nazil olan sûreler altmış sûre olup şun­lardır:

Fatiha (1), Isrâ (17), Kehf (18), Meryem (19), Tâhâ (20), Enbiyâ (21), Kaf (50), Zâriyât (51), Tûr (52), Necm (53), Kamer (54), Rahman (55), Vakıa t 56), Mülk (67), Kalem (68), Hakka (69), Meâric (70), Nûh (71), Cinn (72), Müzzemmil (73), Müddessir (74), Kıyâme (75), İnşân (76), Mürselât (77), Nebe' (78), Nâziât (79), Abese (80), Tekvîr (81), İnfıtâr (82), Mutaffifîn (83), İnşikak (84), Bürûc, 85), Târik (86), Alâ (87), Ğâşiye (88), Fecr (89), Beled (90), Şems (91), Leyi (92), Duhâ (93), İnşirah (94), Tın (95), Atak (96), Kadr (97), Beyyine (98), Zilzâl (99), Adiyât (100), Kâria (101), Tekâsür (102), Asr i 103), Hümeze (104), Fîl (105), Kureyş (106), Mâûn (107), Kevser (108), Kâfirûn (109), Mesed (111), İhlâs (112), Felak (113), Nâs (114).b) Mekke devrinin ortalarında yani bi'setin 5-10 yıllan arasında nazil olan sûreler on yedi olup şunlardır: Ankebût (29), Rûm (30), Lokman (31), Secde (32), Sebe* (34), Fâtır (35), Yâsîn (36), Sâffât (37), Sâd (38), Zümer (39), Mü'min (öâfır 40), Fussılet (veya Secde 41), Şûra (42), Zuhruf (43), Dühân ı44), Câsiye (45), Ahkâf (46).c) Mekke devrinin sonlarında yani bu devrenin son üç senesi nazil olan sû­reler on beş olup şunlardır: En'âm (6), A'râf (7), Yûnus (10), Hûd (11) Yûsuf (12), Ra'd (13), İbrahim (14), Hıcr (15), Nahl (16), Hacc (22), Mü'minûn, 23), Fürkan (25), Şuarâ' (26), Nemi (27), Kasas (28).d) Medine devrinin ilk iki senesi yani hicretin birinci ve ikinci senesi nazil olan sûreler altı olup şunlardır: Bakara (2), Enföl (8), Muhammed (Kıtal 47), Saff (61), CunVa (62), Teğâbün (64).e) Hicretin üçüncü ve dördüncü yıllarında üç sûre nazil olmuştur. Bunlar: Alu İmrân (3), Mücâdile (58) ve Haşr (59) sûreleridir.f) Hicretin 5-8. senelerinde dokuz sûre nazil olmuştur. Bunlar: Nisa' (4), Maide (5), Nur (24), Ahzâb (33), Fath (48), Hadîd (57), Mümtahıne (60), Münâfikûn (63) ve Talâk (65) sûreleridir.g) Hicretin dokuzuncu ve onuncu yıllarında da şu dört sûre nazil olmuştur: Tevbe (9), Hucurât (49), Tahrîm (66), Nasr (110). [23]Sûrelerin, sahabe ve tabiûndan gelen nakiller dışında mekkî veya medenî oluşlarını tayinde alimler onlardaki bazı üslûb özelliklerinden de yararlanma yoluna gitmişler ve mekkî sûrelerin ortak özelliklerini şöyle tesbit etmişlerdir:

a) İçinde secde âyeti bulunması.

b) Bakara ve Alu İmrân hariç olmak üzere başında hurûf-ı mukattaa bulun­ması.

c) Bakara hariç içinde Adem ve İblîs kıssasına yer verilmesi.

d) Bakara hariç geçmiş peygamberlerin ve ümmetleri ile mücadelelerinin anlatıldığı kıssalara yer verilmesi.

e) Bazı istisnalarla içinde "Ey insanlar!" hitabı bulunması.

f) İçinde "Kellâ" lâfzı bulunmasıg) Muhteva olarak tevhid, nübüvvet, âhiret gibi itikadı konulara yer veril­mesi.Yine bu kabilden olarak: Hadlerden ve miras paylarından bahseden, Ankebût Sûresi hariç olmak üzere münafıklardan bahseden, bazı istisnalarla birlikte "Ey iman edenler!" hitabı bulunan sûrelerle genel olarak ibadet ve mu­amelâttan, yahudi ve hristiyanların bâtıl inançlarından cinayetlerinden, mukad­des kitapları tahrif etmelerinden bahseden sûreler de medenî sayılabilirler.[24]

* * *

Bu eserin hazırlanmasında el-Kütübü's-Sitte'ye (Dârimi’nin Sünen'i, İmam Malik'in Muvatta'ı ve Ahmed ibn HanbePin MüsnedM ile birlikte el-Kutubu't-Tis'a) ek olarak gerek rivayet ve gerekse dirayet tefsirlerinden büyük bir çoğun­luğu taranmıştır. Bazan müracaat edilen eserler bir yana bırakılacak olursa baş­tan sona taranan eserleri şöylece sıralıyabiliriz:

1. Ebu'l-Hasen Ali ibn Ahmed el-Vâhıdî, en-Neysâbûrî, Esbâbu'n-Nuzûl, Beyrut (Dâru MektebetuH-Hilâl) 1985 (İkinci baskı).

2. Celâluddin Abdurrahman ibn Ebî Bekr es-Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl fî Esbâbi'n-Nuzûl (Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm Tefsîru'l-Celâleyn hamişinde), Kahi­re (el-Mektebetu't-Ticâriyye el-Kubrâ), tarihsiz.3.

 İbn Hİşâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, tahkik: Mustafa es-Saka, İbrahim el-İbyârî ve Abdu'l-Hafîz Şelebî, Beyrut (Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, 1391/1971 (Üçüncü baskı).

4. Ebu Abdurrahman Mukbil ibn Hâdî el-Vâdi'î, es-Sahîhu'1-Musned min Esbâbi'n-Nuzûl, Kahire (Mektebetu İbn Teymiyye), 1408/1987.

5. Abdülfettâh el-Kâdî, Esbâbu'n-Nüzûl mine's-Sahâbe ve'1-Müfessirîn, Kahire tarihsiz (Birinci Baskı)

6. Ebu Ca'fer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân, Dâru'l-Ma'rife, Beyrut 1398/1978 (el-Matbaatu'î-Kubrâ el-Emîriyye Bulak-Mıstr 1323 baskısından ofset).

7. el-Hâfız İbn Kesîr, Tefsîru'1-Kur'âni'l-Azîm, tahkik: Dr. Muhammed İb­rahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Abdu'1-Azîz Guneym, Kahraman yayınları, İstanbul 1985.

8. Ebu'l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibn Muhammed el-Cevzî el-Kuraşî el-Bağdâdî, Zâdu'l-Mesîr fi Îlmi't-Tefsîr, el-Mektebu'1-İslâmî, Dimaşk ve Beyrut 1385/1965 (Birinci baskı).

9. Abdurrahman ibnu'l-Kemâl Celâluddîn es-Suyûtî, Tefsîru'd-Durru'l-Mensûr fi't-Tefsîri'1-Me'sûr, Dâru'1-Fikr, Beyrut 1409/1988 (İkinci baskı).

lO. Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Ansârî el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'1-Kur'ân, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1408/1988, (Birinci baskı).

11. el-İmam el-Fahr er-Râzî, et-Tefsîru'1-Kebîr, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Tahran tarihsiz.

12. Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmûd el-Alûsî el-Bağdâdî, Rûhu'I-Ma'ânî fî TefsîriYl-Kur'âni'l-Azîm ve's-SebYl-Mesânî, İhyâu't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut tarihsiz.

13. Nizamuddîn el-Hasen ibn Muhammed en-Neysâbûrî, Garâibu'l-Kur'ân ve Rağâibu'l-Furkân (Taberî Tefsiri kenannda), Kahire, Bulak 1323.

14. Abdurrahman ibn Muhammed ibn Mahlûf es-Seâlibî, el-Cevâhiru'l-Hısân fî Tefsiri'1-Kur'ân, Beyrut tarihsiz,

15. Izzuddîn Ibnu'I-Esîr Ebu'l-Hasen Ali ibn Muhammed el-Cezerî, Usdü'l-öâbe fî Ma'rifeti's-Sahâbe, Tahkik: Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Mahmud Abdülvehhâb Fâyid, Kahire, tarihsiz (Dâru'ş-Şa'b neşri).

16. Taberânî, el-Mu'cemu'1-Kebîr, tahkik: Hamdi Abdülmecid es-Selefî, Bağdad 1979.[25]

 

İSTİAZE VE BESMELE

İstiâze yani gerek Kur'ân okumaya başlamadan ve gerekse her işin başında "Racîm olan Seylan'dan Allah'a sığınırım.11 diyerek Allah'a sığınma, rivayete göre Hz. Peygambere ilk nazil olan emirdir. Yani Efendimize Cibril ilk defa vahy getirdiğinde -ki Hıra mağarasında ve Alak Sûresinin ilk beş âyeti nazil olduğundadır.- bu âyet-i kerimelerin nüzulünden önce istiâze, akabinde besmele ve daha sonra da bu beş âyet-i kerime nazil olmuştur.îbn Cerir Taberî'nin, Tefsirinde Abdullah ibn Abbâs'tan naklen zikrettiği bir haberde o şöyle diyor: Cibrîl (AS)'in Hz. Peygamber'e indirdiği ilk emir "Ey Muhammed Racîm şeytandan Semî ve Alîm Allah'a sığınırım, sonra da "Rah­man ve Rahîm Allah'ın adıyla." de"dir.[26] Bunun üzerine Efendimiz "Kovulmuş şeytandan Semî ve Alîm olan (Allah)'a sığınırım." demiş, daha sonra Cibrîl "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yaratan Rabbınm adıyla oku..." diye Alak Sûresinin ilk beş âyetini getirmiştir. (Bu hadisi İbn Ebî Hatim de İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir.) İbn Kesîr bu habe­rin ğarîb olduğunu, isnadında zayıflık ve kopukluk olduğunu belirtmektedir.Besmele'ye gelince; Yukarda verilen rivayetten onun da istiâze ile birlikte nazil olduğu anlaşılmakla birlikte Ebu Davud'un Sünen'inde yer alan "Rasûlullâh sûreleri ayırmayı bilmezdi, nihayet besmele nazil oldu da sureleri birbirinden nasıl ayıracağını öğrendi." şeklindeki rivayet (Hadis ayrıca Hâkim'in Mustedrek'inde Saîd ibn Cubeyr'den de mursel olarak rivayet edilmiş­tir.) besmelenin nüzulünün çok daha sonraları olduğuna delâlet etmektedir.Ancak bu rivayet belki Kur'ân'dan bir âyet olarak besmelenin nüzulü ile il­gili olup Hz. Peygamber (sa), bi'setinin başlangıcından itibaren, çevresindeki müşriklerin işlerine putlarının adlarını anarak başlamalarına karşılık herhangi bir işe başlarken "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla" demeyi bilmekteydi. [27]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/VII-VIII.

[2] Ahmet Nedim Serinsu, Kur'ân'ın Anlaşılmasında Esbâb-ı Nüzul'ün Rolü başlıklı araştırmasında (İstanbul, Ocak 1994) bu konudaki müstakil çalış­maların bir listesini vermiştir. Bak: s. 75-78

[3] Zerkanî, Menâhilu'l-İrfân, Kahi­re tarihsiz, 1, 106.

[4] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/1-3.

[5] Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu'l-Ma'bûd fî Tertîbi Musnedi't-Tayâlisî Ebî Dâvûd, el-Mektebetu'1-İslâmiyye. (İkinci baskı) Beyrut 1400, 11,7.

[6] Buhârî, Bed’ul-Vahy, 3; Tefsîru'l-Kur'ân. Alak. 96/1; Müslim. İman, 252-256: Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI.232-233.

[7] Zerkanî, age. 1,95-96.

[8] Zerkanî, age. 1,96.Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/3-5.

[9] Ahmed ibn Hanbel, Müsned, V.134.

[10] Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'1-Kur'ân, Beyrut 1408/1988, 111, 242.

[11] Zerkanî, age. 1, 97.

[12] Suyûtî, el-ltkan fî Ulûmi'1-Kur’ân, tah. Muhammed Ebu'l-Fadl İbrahim, Beydar 1343, 1,102.

[13] Bak: İbnu'i-Cevzî, Zâdu'l-Mesîr, IX,255'deki dipnot.

[14] Zerkanî, age.1,98.

[15] Zerkanî, age. 1,98-99.

[16] Zerkanî,.age. 1,99-100.

[17] Zerkanî, age. 1,99.

[18] Müslim, Tefsîr, 21.

[19] İbn Kesîr. age. VIII.529.

[20] İbn Kesir. age. VII1.531.

[21] Zerkanî, age. 1,100.Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/5-7.

[22] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/7-8.

[23] Kaynak: Ömer Rıza Doğrul. Tanrı Buyruğu Kur'ân-ı Kerimin Tercüme ve Tefsiri, Ahmet Halit Yaşaroglu Kitapçılık ve Kâğıtçılık. C. 1. s. X-XII.

[24] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/8-10.

[25] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/10-11.

[26] Taberî, Câmiu'l-Beyân, Kahire, Bulak 1323,1,39, 40.

[27] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/12.

Yorum Yaz